IMG-20160410-WA0022

ALGISI YÖNETİLEN DEĞİL ALGILARI YÖNETEBİLEN BİREYLERE İHTİYAÇ VAR:

“Hangi işi yaparsak yapalım ‘interneti anlamadan zamanın ruhunu anlayamayız.’ ” Dijital Hayat Akademisi’nin düsturuydu bu cümle. İnterneti anlamadan zamanın ruhunu anlayamayız çünkü bugün zamanın ruhu, internet üzerinden belirleniyor.

Bilal Eren hoca ile yaptığımız derste, “Hz. Google” deyimini kullanmıştık. İnsanlar Hz. Google’ye soruyorlar ve onun söylediklerine “iman ediyor”lar. İşte internette algı yönetimi de bu noktada başlıyor. Sanal alemde gerçeklik algısı bloke oluyor ve insanlar sorgulamadan, araştırmadan gördüklerini kabul ediyorlar. İnternet üzerinden ideolojiler kuruluyor. İnternet üzerinden ideolajiler yıkılıyor. Kim olduğu bilinmeyen belki realitede karşılığı olmayan Fuat Avni’ler doğuyor ve insanları yönlendiriyor. Algılarını yönetiyor.

Eğer mesele internette algı yönetimiyse evvela sormak gerek: “Nedir bu algı? ve “nasıl yönetebiliniyor?”

Algı; “duygusal bilginin alınması, yorumlaması, seçilmesi ve düzenlenmesi” olarak tanımlanıyor ve oluşumunun ise “sinir sistemindeki sinyaller” vasıtasıyla gerçekleştiği söyleniyor. Her insan kendi duygusal bilgisinin seçimini, alımını, düzenlemesini ve yorumunu kendisi yapıyor. O halde bir insanın kendi sinir sistemine bağlı olan bir mefhum, nasıl oluyor da bir başka alan (internet) tarafından yönlendirilebiliniyor?

‘Algı’dan sonra yönetimin ne demek olduğuna bakalım. En basit tanımıyla yönetim; “başkaları vasıtasıyla iş görmek” demek.

Konumuzun son kavramı ise ‘internet’. İnternet benim tanımımla “içerisinde sonsuz içeriğin bulunduğu alan”.

Peki bu alan nasıl oluyor da insanın algısını, başkalarının vasıtasıyla iş görür hale geitiriyor? Aslında her şey işte o içeriklerin suçu. İnternette muhatap olduğumuz o sayısız içerik bir zaman sonra bilincimize ve oradan da bilinçaltımıza yerleşiyor. Zamanla da bizim doğrularımızı, inançlarımızı, kırmızı çizgilerimizi değiştirmeye başlıyor. Belki anormal olan normalleşmeye başlıyor. Anormal olanın normalleşmesi konusunda internet öncesini düşünelim. Hiç tanımadığımız insanlarda hayatımızı ifşa eder miydik? İnternetle birlikte bu artık normal bir hal aldı.

İşte bilincimize ve bilinçaltımıza yerleşen bu içerikler  algımızın yönünü değiştiriyor. İnternet eşittir hızlı bilgi demek. Hızlı bilgi ise sorgulamayı ortadan kaldırıyor. Fikretme yetimiz internetle muhatap olurken çalışmıyor. Bu alan bize, fastfood yeme alışkanlığı gibi deyimi yerindeyse fastfood bilgi sunuyor; hızlı ve sağlıksız. Böyle olunca da yanlışı doğru sanmak bir o kadar kolay hale geliyor.

28 Şubat, Arap Baharı, Gezi Parkı olayları, paralel yapı operasyonu, WeLoveErdogan tagının başına gelenler ve şu an devam eden liseliler direniyor saçması. 28 Şubat hariç, hepsine çok yakın vakitlerde şahit olduk ve oluyoruz. Bunlar devam ederken şahit olduğumuz bir başka şey ise insanların yine bu olayları sosyal medya ve internet üzerinden takip edip orada gördüklerine “iman etme”leri.

Algı yönetiminin ülkede en sıcak hissedildiği dönemlerden (ilklerden) biriydi belki de 28 Şubat. Medyanın darbesiydi. Postmodern darbe dendi bu yüzden ona. Haber bültenlerinde, gazete manşetlerinde, “Türk toplumunda en ufak bir karşılığı olmayan haberler” yapıldı. “İrtica hortladı” manşetleriyle, toplumun algısı tümüyle bir panik ve kaos ortamına sürüklendi.

Bugün aynı şey, yine Türk toplumumda karşılığı olmayan haberler, söylemler, internet üzerinden yayılıyor. 2013 Gezi Parkı olaylarında buna benzer söylemler yayılmaya çalışıldı. Prof. Dr. Necmettin Erbakan, “Asıl mesele Türkiye’nin şeftali yerine motor üretmek istemesiydi.” der 28 Şubat süreciyle ilgili. Gezi Parkı’nda da asıl mesele ağaçtan çok farklıydı. Twitter üzerinden yayılan söylemler o raddeye vardı ki bambaşka bir zamanda ve mekanda çekilmiş fotoğraflar, kargaşa ve polis şiddeti içerikleri, gezi olayının bir parçası gibi gösterildi.  Gezi Parkı olayı sanki milyonlarca insanın katıldığı bir öğrenci direnişi gibi lanse edilmeye çalışıldı ancak gerçek; Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yaptığı “Evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az yüzde ellisi var ve biz onlara diyoruz ki aman sabırlı olun sakın bu oyunlara gelmeyin.” açıklaması ile hatırlandı. Olaylar sırasında, ülkenin meşru iktidarını seçen bu yüzde ellilik kısım “yok” gibi gösterilmeye çalışıldı.

Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında açılan WeLoveErdogan tagı; üç yüz, dört yüz bin tiwitle dünya gündemindeyken kaldırıldı. “Fikir özgürlüğünün kalesi olduğunu iddia eden tiwitter yaptı bunu.” Buna karşılık ise #sansürcütwiter karşı tagı açıldı. Kaldırılan bu tag yerine ise masa başlarında birkaç yüz kişi ile yönetilen başlıklar gündeme çıkartıldı. Bizim sosyal medya üzerinde etkin olmamız gerektiği gerçeği, reelde kuvvetle var olduğumuz gibi bu sanal ortamda da var olmamız gerektiği bu durumda çok daha net bir şekilde ortaya çıktı.

Bugünlerde devam eden ve yine tiwitter üzerinden sürdürülen #liselilerdireniyor tagına, laik eğitim söylemleri adı altında atılan twitler, devlete karşı nefret söylemleriyle dolu. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek olan laikliği, sapık nesil yetiştirmek olarak algılayan bu güruh, gezide yapamadığını şimdi yapmak istiyor. Henüz on dört, on beş yaşlarında, varoluş amacını idrak edememiş çocuklara laiklik meselesi, sosyal medya üzerinden bambaşka lanse ediliyor.

Yine Ensar Vakfı olaylarında aynı algı yönetimi devreye sokuldu. Vakfa yalnızca belli bir dönem üye gözükmüş bir adamın adice hareketi, tüm vakfa mal edildi. Burada da asıl amaç, din adına güzel işler yapan ve binlerce güzel insan yetiştiren vakfın varlığına son vermekti.

2010 yılında şahit olduğumuz ve bugün de devam eden Arap Baharı’nda ise Esed zulmüne direnen insanlar, sosyal medyada ve haber bültenlerinde “muhalif güç” olarak anılarak sanki bölgenin meşru sahibi onlar değilmiş gibi bir algı oluşturuluyor. Gayrimeşru Esed rejimi ise meşruiyetini koruyan bir rejimmiş gibi anlatılıyor.

Belçikadaki patlamada bunu İslam adına yaptığını söyleyen terör örgütünün açıklamasından sonra insanlar, İslamiyet’i arama motorlarına soruyorlar ve cevap olarak buldukları İslam karşıtı söylemlere yine iman ediyorlar.

Doğudaki terör olayları sırasında yine sosyal medyada “katil devlet” söylemleri aldı başını gitti. Devletin masum vatandaşa zarar verdiği yalanına milet inandırılmaya çalışıldı.

Geçen 1 Kasım seçimlerinde HDPKK ve başındakiler, barış güvercini misyonuyla sosyal medyada boy gösterdiler. Başarılı yürütülen bu kampanyadan pek çok emanet oy kazandılar; ancak bu oylarla istediklerini elde edemeyince özlerine dönüp hendek politikasına sarıldılar.

İnternetten bir saniye başını kaldırıp gerçek dünyaya bakan, onu sorgulayan, anlamaya çalışsan herkes bunun ve önceki saydığım örneklerin, internet üzerinden lanse edilmeye çalışıldığı gibi olmadığını gördü.

Ne  28 Şubatta irtica hortladı, ne Gezi Parkı olayları ülke genelindeki bir ağaç sevdasıydı, ne Selahattin Demirtaş bir barş güverciniydi ne de Suriyedeki Mısırdaki halk oranın muhalif gücüydü.

Paralel yapılanmaya dair başlatılan operasyonlarda ise “haram lokma yemedik”, “cegetimden başka bir şeyim yok” gibi iyi niyet söylemleri ile savunma yapılmaya, insanların sempatisi kazanılmaya çalışıldı. Bu söylemler yine tiwitter üzerinden açılan taglarla, özellikle de #haramlokmayemedik tagında yayıldı. Süreç ilerledikçe yenilen haram lokmalar ve cegetin içindekiler bir bir ifşa edildi.

İnternet üzerinden bu söylemleri yaymaya çalışanların unuttuğu bir şey vardı: Elektirik kesildiğinde yanmaya devam eden tek şey, hakikatin ışığıdır.

Peki biz yirmibirinci yüzyılda, bu dijital çağda, bitmeyen ve hiç bitmeyecek olan algı yönetimlerine karşı ne yapmalıyız?

Akademinin ilk derslerinden birinde, “Eğer internet Doğuda, İslam coğrafyasında doğsaydı ne olurdu?” yu tartışmıştık. Belki daha muhafazakar, belki daha doğrucu.. Bunun üzerine pek çok ihtimal söyleyebiliriz. Yapmamız gereken “ne olurdu?”yu konuşmak yerine, şu an mevcut olanı nasıl kullanmamız gerektiğini belirlemek..

İnternet denilen sonsuz alada bulunurken bir kimliğimiz olduğunu unutmadan bulunmak.. Taşıdığımız Müslüman kimliğini ve temsil ettiğimiz İslamiyeti unutmadan..!

“Müslüman; huyu yumşak, karakteri katı olandır.” der eskiler. Karakterimiz öyle katı olmalı ki internetten gelen içeriklere göre şekil almasın. Günün adamı olmasın. Hakikat asla yok olmaz. Sadece ona yönelecek güçlü iradeler bekler. İnternete, iradelerimizi zafiyete uğratacak bir mefhum olarak değil, hakikati anlatacak bir alan olarak yaklaşmalıyız.

En önemlisi de unutmamalıyız ki yüzde sekseninin zulüm altında olduğu İslam coğrafyasında, algısı yönetilen değil, algıları yönetebilen bireylere ihtiyaç var!

 

Sena DİLEK

GAZİOSMANPAŞA GENÇLİK KOLLARI YÖNETİM KURULU ÜYESİ