siber-psikoloji

Siber Psikoloji

İnternet hayatımıza öyle bir yerleşmiş ki özellikle yeni nesil üniversite gençlerimize “Bir gün aç mı kalmak istersiniz, internetsiz mi ?” diye sorulduğunda ‘’Aç kalmaya razıyız ama internetsiz kalamayız’’ diyorlar. “İnternetin hayatınızdaki yeri nedir ? Tarif edin” dendiğinde ise, “Elim gibi vücudumda bir uzvum” diye cevap veriyorlar.
İnterneti bu denli içselleştirmek değişimin bir parçası elbette ancak, internet ile olan ilişkimizi belli bir seviyede tutmalıyız aksi taktirde bu insanda ileriye doğru değil de geriye doğru bir gidişata sebep olmakta.
İnternet, cep telefonu .. vs derken bunları ayrı ayrı spesifik olarak ele almaktansa bir bütün olarak teknolojinin hayatımızda oluşturduğu genel değişimler üzerinde durulmalı .
Son 50 yılda dünyada hiç olmadık değişimler yaşandı. 50 yıl önce yaşayanlar bugün çok farklı bir dünyada olduklarını görüyorlar. Mesela 1964 yılında hapse girmiş bir adamın 40 yıl sonra ilk kez dış dünyaya döndüğünde gördükleri O’nu hayrete düşürmüş.
Bir başka örnek de yıllar önce bir öğretmenin öğrencilerinden geleceğe ilişkin öngörülerini sormasıyla yaşandı. Öğrencilerden bir tanesinin‘’ bir makine olacak, kablosuz dünyanın her yanını göreceksiniz, film ve video izleyebileceksiniz , canlı yayın yapacaksınız’’ diye cevap vermesi üzerine çocuk önce müdüre sonra da bir sürü doktora gösterildi. O zaman akli dengesinin bozuk olduğu düşünülen bu ileri görüşlü çocuğun söyledikleri bugün artık hayatımızın önemli bir parçası .
Değişim ve dönüşüm çok hızlı bir biçimde gerçekleşti. Önemli olan bu süreçte zarar görmemek . İnsanlar daha dar alanlarda yaşamaya başladı. Bir sosyologun deyimiyle kutularda yaşıyoruz. Ev kutusundan araba kutusuna oradan iş yeri kutusuna derken hayatımız bu kutular içinde geçiyor. Doğaya çıkıp, açık havada özgürce bağırıp çağırabileceğimiz, gökyüzünü izleyebileceğimiz, bağırırarak şarkı söyleyebileceğimiz ortamlar yok maalesef, kapalı mekanlarda da böyle yapmaya kalksak garipseniyoruz.
Eğitim sistemi de aynı şekilde kalıplaştı ve tekdüze hale geldi. Herkese zorunlu olarak ortak bir sistemin uygulanması psikolojik bir baskı haline geldi. Bu bağlamda günümüzdeki eğitimin içeriği de oldukça tartışmaya açık. 1970 yılında lisede öğrenilen bilgilerin %70 kadarı gündelik hayatta kullanılırken, bugün bu oran %2,5’a düşmüş durumda. Yani 4 sene boyunca sadece %2,5 oranında kullanacağımız bilgileri öğrenmek için çaba sarf ediliyor .
Yine gençlerimize soruyoruz ‘’En sevdiğin arkadaşın kim ve nasıl nerde görüşüyorsunuz?’’ Yüz yüze görüşme, karşılıklı halleşme çok nadir. Okul arkadaşlarını sadece zorunlu olarak birlikte bulundukları okulda görüyorlar. En çok görüştükleri yer ise internet. Bu gençlerin ilişkileri de farklılaşmış durumda. Hayatları için önemli bir karar alırken bile internette hiç tanımadığı, adını, mesleğini ve nerde yaşadığını, niyetini bilmediği kişilere danışıyorlar; daha da kötüsü hastalığı için bile doktorunun verdiği tavsiyeyi göz ardı edip, internette tanıştığı arkadaşının tavsiyelerini dinleyebiliyorlar. Yani bu anlamda da dünyayla olan bağları, sosyal çevreyle ilişkileri çok fazla değişmiş durumda.

 

siber-psikoloji2
Teknolojideki hızlı yükselişin hayatımıza getirdiği bir başka olgu da yalnızlık. Şöyle bir çevremizdeki insanlara ya da telefonumuzdaki kayıtlı devasa kişi listemize baktığımızda hesapsızca konuşabileceğimiz, samimi insanların olmadığı duygusunu yaşamak, sosyal ortamlarda her gün yüzlerce kişiyle yazışmak, görüşmek, uzaktaki kişilerin artık bir tuş kadar yakınımıza gelmesi gibi yüzeysel ilişkiler bu samimiyete duyulan açlık duygusunu ortadan kaldırmıyor.
Küreselleşme bağlamında bakarsak ‘’Her gün eşyadan yana zenginleşiyor, insandan yana fakirleşiyoruz’’. Halbuki insan psikolojisi için doğru olan ‘’Az eşya, çok insan ama derin ilişki kurabileceğimiz insanlar”.
Şimdiki çocuklar doğayla temas etmeden, tanımadan, sevmeden büyüyor. İstatistiklere göre eğer yeni nesil ile doğa bağlantısı konusunda radikal bir şeyler yapılmazsa 30-40 yaş grubundaki nesil doğadan keyif alan, doğayla iç içe olmaktan mutlu olan son nesil olacak. Doğayla sevgi bağı kurulmadığında da doğayı sevme, çevreyi koruma kavramları unutulacak. Hepimizin fıtratına uygun fabrika ayarları var, buna ne kadar aykırı yaşarsak , o kadar da problem yaşarız .
Bu noktada “Psikolojik Dayanıklılık” kavramı çok önemli bir tanım olarak karşımıza çıkıyor. Bu kavram temel olarak, insanların psikolojik rahatsızlık yaşamamaları için psikolojik olarak güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.

Sağlıklı bireyler olmak için aslolan muhtemel psikolojik sorunların, sorun daha başlamadan engellenmesidir. Sorun bir kez ortaya çıktıktan sonra maksimum düzeyde tedavi edilse dahi tıpkı kırılan camın ne kadar yapıştırılırsa yapıştırılsın eskisi gibi olmayacağı gibi kişinin de eskisi gibi olması mümkün olmayacaktır. Günümüzde depresyon en yaygın hastalıklardan biri haline geldi. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2009 yılında 3,5 milyon insan psikiyatriste gitmiş. 2014 yılında ise bu sayı 13 milyona çıkmış. Aradaki bu ciddi fark iyi sorgulamalı. Artık psikoloğa ulaşım kolaylaştı, psikologa gitmek hakkındaki olumsuz görüşler değişti gibi bir takım gerekçeler göz önünde bulundurulsa dahi bu ciddi artış mutlaka incelenmelidir. Demek ki halkın geneli psikolojik dayanıklılık noktasında sıkıntılar yaşıyor.
Bu dayanıklılık hususu yeni nesilde daha da sıkıntılı olacak gibi görünüyor. “Plansız, programsız, eforsuz, sorumluluksuz kaç sene yaşanabileceğini göstermek için doğdum. Bilim dünyasına bir armağanım.’’ Diyerek kendisini ifade eden çocuklarımız var.
Öte yandan hayat döngüleri de değişti. Uyumaya çalışırken enerjim doruk noktasında , uyanmaya çalışırken enerjim sıfır diyen ciddi bir kitle var. Maalesef son zamanlarda gençlerimizin durumu bu.
Yapılan bir anket çalışmasında “İnsan Ne İçin Yaşar?” sorusu yöneltilmiş. Verilen cevaplar arasında “Üniversiteyi kazanmak, bir iş bulmak, yan gelip yatmak, gezip tozmak, para kazanmak, araba kullanmak, oyun oynamak, internete girmek” gibi cevaplar var. Sahi hepimiz kendimize soralım. İnsan ne için yaşar? Tüm bu sayılanları elde etsek bile sonra ne olacak hiç düşündük mü ? Herkes er ya da geç hayatla yüzleşiyor. Peki Hayatla hesaplaştıktan sonra geriye ne kalıyor? Yaşamının sonunda her insan ya derin bir pişmanlık yaşar ya da iç huzur…
Bugünün dünyasında ise sanal kimlikler gerçek kimliklerin önüne geçmiş durumda. Bir kedinin, köpeğin ya da yaprağın yok olup gittiğinde ardımda ne kalacak kaygısı yoktur ama insan aklı ve kalbiyle çok farklı olduğundan varlığına da bir anlam kazandırmalıdır. Teknolojiyle olan ilişkimiz bizi hayatımızı anlamlandırmada geriye itiyorsa, hayatın anlamını düşünmekten alıkoyuyorsa burada bir sıkıntı var demektir.
Psikolojide ‘’MISSING YEARS (KAYIP SENELER) ‘’ şeklinde bir kavram vardır. Bu kavram yıllarda psikolojik hastalıktan muzdarip olan ama uzun süre sonra tedavi için çareler arayan bir kişinin arada geçirdiği o süreyi anlatmak için kullanılır. İşte teknolojiyle çok içli dışlı hale gelen bizler için de önemli olan bir gün vakti geldiğinde ve hayatla hesaplaştığımızda kayıp senelerimizin olmamasıdır. Teknolojiyi hayatımızda doğru konumlandırır ve doğru çerçeveye oturtursak hayatımızı daraltmak yerine hayatımıza anlam kazandırırız .
‘’Başkalarının aşklarıyla başlıyor hayatımız ve başkalarının nefretiyle devam ediyor .’’ diyor ünlü Şair İsmet Özel . Günümüz iletişim araçları bunu daha da vahim hale getirdi. Biz başkalarının hayatını takip ederken farkında bile olmadan kendi hayatımızı kaçırıyoruz. Bu nedenle kaybettiğimiz zamanın kendi hayatımız için bize ne kadar gerekli olduğunun farkına varmamız çok önemli ..
Bu konuyla ilgili çok hoş bir örnek anlatılır: Bir psikolog işe gitmek için kullandığı metro istasyonunda birkaç gün üst üste metroya binen bir köpek çetesi fark eder ve onları izlemeye karar verir. Çete her gün Moskova’nın kenar mahallerinden birinden metroya binip merkeze gelmekte, yiyecek bulmak ihtimallerinin daha fazla olduğu çöplerde karınlarını doyurmaktadırlar. Akşam olunca da aynı metroyla tekrar kenar mahalledeki evlerine dönerler. İşte bu örnek üzerinden yaşadığımız hayata baktığımızda “hayata anlam katma”nın önemi de daha çok ortaya çıkmaktadır. Eğer hayatımızda bir ANLAM yoksa, bizlerin yaşadığı ev ve iş arasında geçen hayat da kuştan , köpekten , böcekten ya da yapraktan farklı değil …
Tasavvufta ‘’Halvet der encümen ‘’diye bir kavram vardır. Bu kavram, “Kalabalıklar içinde yalnız kalabilme” yani etraf ne kadar kalabalık ne kadar gürültülü olursa olsun, zihnin boşaltılması ve kalbin her daim Hak ile irtibat halinde kalabilmesi hali olarak tanımlanabilir. Tasavvufta önemli bir aşama olan bu hale karşıt olarak, modern insan yalnızken dahi yalnız kalamıyor. Cep telefonları her daim elimizde, yalnızken bile hep başkalarının hayatlarını takip ediyor ya da onları hayatımıza dahil ediyoruz. Etrafta hiç “Oturdum sadece hayatım hakkında düşünüyorum ‘’ diyen kimseyi görmek mümkün değil.
Teknoloji klasik klişe ile “uzakları yakın” etti evet ama öte yandan da yakınımızı daha da uzak ettiği de fark edilmeli.
Bu sürekli takip etme ve takip edilme halinden kurtulamıyoruz, hatta artık literatüre girmiş bir hastalığı da var bu durumun: FOMO (Fear of missing out) Yani ‘’Gündemi kaçırma korkusu’’ . Gündemi kaçırmamak telaşında kendi hayatlarımızı kaçırıyoruz ama farkında değiliz.
Tabi tüm bu sayılan olumsuzluklar teknolojiyi kullanma şeklimizden kaynaklanıyor. Teknoloji de bir araç nihayetinde. Bu aracı hayatımıza bir anlam katacak şekilde ve iyi amaçlarla kullanmak da bizim elimizde. Örneğin ; bir genç dil öğrenemeye yatkınlığı olduğunu keşfediyor ve internetteki dil öğrenme siteleri aracılığıyla tam 20 dil öğreniyor. Böyle güzel örnekler de mevcut elbette. Bu anlamda gençleri bu mecraları doğru kullanmaya teşvik etmek çok önemli. Gençlere baktığımızda en çok iddialı oldukları konu sosyal medyayı kullanmak, evet oldukça etkili kullanıyorlar ancak kullanımları sadece tüketime yönelik. Başkasının yazdıklarını retweetlemek ya da beğenmek bir değer ifade etmiyor. Bu anlamda gençler yeni ve anlamlı değerler üretmeye teşvik edilmeli.
Teknolojinin hayatımızı daraltmasına da izin vermemeliyiz. Hayat çok kıymetli. Şairin dediği gibi ‘’Yaşamak umurumdadır‘’ diyebilmeliyiz . Hayattan keyif almak için yapacağımız ufak dokunuşlarla hayatımızı daha sevimli ve yaşanabilir hale getirebiliriz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki hayatta kimse çok zengin olduğu için mutlu değil , ya da çok fakir olduğu için mutsuz değil .Mutlu ile mutsuz insan arasındaki fark kişilerin kendi hayatında yaptığı küçük değişiklikler. Sabah evden çıkarken eşine, çocuklarına sarılmak, gökyüzüne bakmak, bir çiçeği koklamak gibi. Hepimizin çocukken gerçekleştirmek istediğimiz hayallerimiz vardı. Bunların ne kadarını gerçekleştirdik? Bunlar bizi mutlu etti mi? Daha mutlu olmak için nelere öncelik vermeliydik? Herkes kendi hayatına dönüp bir muhasebe yapmalı. Acaba çocukluğumuz Bruce Willis’in filmindeki gibi karşımıza çıksa ona hesap verebilir miyiz?
Bu noktada biraz da bağımlılık konusuna değinmeliyiz. Sigara, içki, madde bağımlılığı gibi hertür bağımlılığın sebebi araştırıldığında bu sebebin büyük oranda can sıkıntısı olduğu görülmüş. Yani yapacak daha iyi bir şeylerimiz olmadığı zaman, hayatımızdaki bu boşlukları dolduracak şeyler arıyoruz. İşte bu boşlukları fark edip anlamlı şeylerle doldurmamız gerekiyor. Hayatı yakalamalıyız, kaçırmamalıyız…
İnternet hayatımızın bir parçası tabi ki kullanmalıyız. Ama nasıl? Kullanmak, Kötüye Kullanmak ve Bağımlılık arasında ciddi bir ayrım var.
Yeni bir olgunun nasıl tanıtıldığı, topluma ilk kez nasıl lanse edildiği çok önemli. İnternet ilk kez Türkiye’de hayatımıza girdiği ilk zamanlarda internet kız bulma, kız tavlama yeri gibi tanıtıldı. Bu bakış mecrayı kullanma şeklini de etkiledi.
Peki kötü kullanım nasıl olur? Siber zorbalık dediğimiz bir kavram var. Arkadaşlarıyla resimleri, yazdıkları üzerinden dalga geçen gençler ciddi bir problem ve günümüzde önemli mağduriyetler söz konusu.
Bu noktada hayata bakışımız da oldukça önemli. Bugün basın yayın organları ve sosyal medya bize hep kötüyü gösteriyor. İçimiz umutsuzluk ve kötülükle doluyor. Ama resmi doğru okumak hayattaki kötülükler kadar olan güzellikleri de fark etmek lazım.

Örneğin size istatistiklere baktığımızda arama motorlarında ‘’porno’’ kelimesinin 800 milyon defa aratılmış olduğunu söylediğimde insanlık nereye gidiyor diyoruz belki de ama resme bütün bakmak lazım. Bu aramaya karşılık ‘’sevgi’’ kelimesi 3 milyar defa aratılmış yani hala SEVGİ ön planda. Korku ve olumsuzluğu yaymaz, aksine iyi örnekleri, iyiliği artırırsak ve daha görünür kılarsak daha mutlu ve huzurlu bir hayatın içinde oluruz .
İşte bunu sağlamak için de Yanlış bilgileri süzmeden hayatımıza almamalıyız. Nasıl her besini yemiyor seçici davranıyorsak bilgi konusunda da seçici olmalı beynimizi çöpe dönüştürmemeliyiz.
İnterneti çevreci kullanmak da bana göre iyiye kulanım için önemli bir ilke. Bir arama motrunda arama yapmak, bir yumurta pişirmek kadar enerji kaybı anlamına geliyor. Başka bir deyişle, su ve elektrikte nasıl tasarruflu ve dikkatli davranıyorsak, interneti de israf etmemeliyiz .
Bir başka önemli husus da teknoloji kullanımı için hayatımızı kolaylaştıracak kısa yol ve yöntemleri öğrenmek. Bilgiye ulaşmada kısa ve doğru kullanımı bilirsek, internete ayırdığımız zamanı doğru kullanırız ve kendi hayatımıza ayıracağımız vakitten de israf etmemiş oluruz.
Teknoloji konusunda dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da uyku. Fiziksel gelişimimiz için en önemli etmenlerden biri olan uyku teknoloji kullanımından çok etkileniyor. Uyku düzeni tamamen dönüşmüş ciddi bir kitle söz konusu. Gece bilgisayar başında oturup sabah kalkamayan, uykusuz ve yorgun olarak hayata başlayan ya da öğlene kadar uyuyan ve hayatı tersine çevirmiş kişilerle karşılaşıyoruz. Ancak bu çok yanlış. Çünkü araştırmalar gösteriyor ki sağlığımız için kritik öneme sahip Melatonin hormonunun salgılandığı saatler 23.00-06.00 saatleri arasıdır. Bu hormondan faydalanamayan, uykusunu alamayan bireyler hem fiziksel hem de psikolojik sorunlar yaşayabiliyorlar.
Zihinsel gelişimimiz için öğrenmeyi ve bilgiyi sevmeliyiz . Faydalı ve doğru bilgiyi doğru yerde kullanmayı tercih etmeliyiz. Teknolojik mecraları ne amaçla kullandığımızı iyi tespit etmeli ve gerekli olduğu hallerde sınırlandırabilmeliyiz. Nasrettin Hoca’nın eve giden baklava fıkrasında olduğu gibi gerekli olduğu zaman “banane” ya da” sanane” demeyi bilmek hayatımızı daha kaliteli yaşamamızı sağlayacaktır.
Bilgi bir davranışa dönüşmüyorsa sıkıntıdır , okumamıza , görmemize ya da işitmemize mani ise zihinsel obeziteden başka bir şey değildir . Bu sebeple çocukların zihinleri alt üst , alınan mesajlar çok önemli komedi maskesi altında zihinlere yerleşen yanlış algılar var, bunlara karşı zihnimizi kapatmazsak zamanla yanlış olanı kabul etmeye başlarız .
Son olarak Bağımlılık nedir ? sorusuna cevap olarak aşağıda belirttiğimiz 6 kriter varsa ister sakız çiğnemek , ister ip atlamak olsun o kişide bağımlılık var demektir . Kriterlerimiz ;
1-Dikkat Çekme : Bir insanın hayatının sürekli aynı davranış etrafında dönmesi .
2- Duygu Durum Değişimi : Kafayı boşaltmak için sürekli aynı davranışı sergilemek ve artık bundan da zevk alamaz hale gelmek.
3-Tolerans Gelişimi : Her geçen gün daha fazla imkana ihtiyaç duymak.
4-Geri Çekilme Belirtileri : Bir şeye ulaşamadığında ya da kullanamadığında gerilerek psikolojik sorun yaşamak .
5-Çatışma : Birlikte olduğu kişilerle sürekli sorun yaşayarak ,sorumluluklarını yerine getiremez hale gelmek .
6-Nüksetmek : Bir türlü bırakamamak ve sürekli tekrarlamak .
İnternete sürekli girmek bir bağımlılık değildir, ama kişide yukarıdaki bu 6 kriter varsa evet maalesef bağımlılık var demektir !